Hakan Demir: “Neşet Ertaş bir dağ, eteklerinde yaşadığın dağın varlığından haberin yoksa gökyüzünü mavi tavan sanırsın.”

Hakan Demir: “Neşet Ertaş bir dağ, eteklerinde yaşadığın dağın varlığından haberin yoksa gökyüzünü mavi tavan sanırsın.”

Neşet Ertaş bu memlekete ne etti de bir senede hakkında bunca konuştuk?

Sahi ne etti Neşet Ertaş bize. Gazete haberlerini muntazaman her gün etrafa verdikleri zararla bir takım “kötü insanların” doldurduğu, tv magazin-müzik programlarının kısa yoldan köşe dönmeci popçuları, türkücüleri, arabeskçileri pohpohladığı, gençlerin üç tane sanatçılığı kendinden menkul jürinin önünde yarışa yarışa popüler olmak için debelendiği yerde, Anadolu’nun çorak bozkırlarındaki düğün pistlerinden sessiz sedasız, hileye hurdaya tenezzül etmeden yürüyüp milyonların gönül dağında en tepeye çıkmayı bilen bir Neşet Ertaş ne edebilirse onu etti bize. Yürüdüğü yolu gösterdi bize, bir insan bağırıp çağırmadan nasıl bastırır gürültüyü onu öğretti. Başkasının sesinden insan kendini dinleyebilirmiş, bir bağlama vuruşuna bin dünya sığarmış, bilmezdik onu bildirdi.

Aklınıza ilk gelen “an” hangisidir Neşet Ertaş denince?

Neşet Ertaş adını duyunca insan önce bir içki sofrasına gider gelir. Ama meze değildir Neşet Ertaş, sofradaki dertlerine omuz vermeye gelen bir dosttur. Bir ‘an’ gelmez benim aklıma, ne zaman tanıştığımı hatırlamam Neşet Ertaş’la, karşılaşmalarımızda derdim nedir onu anımsarım. Dert yükse onun bağlaması yüklenir benimle, “niye çattın kaşlarını” der oturur yanıma, ortağım olur. Derdi olanı karşılıksız sever bana göre Neşet Ertaş, bir dost nasıl daha kıymetli olabilir. Keyifliysen de “bağa gel bostana gel” der, daha da keyiflen diye çabasını kor ortaya. Yani iyilik-kötülük net kavramlar değildir diye düşünürüm, geçişlidir, karışıktır. İyi insan kötülük yapabilir, kötü insan iyiliği gösterebilir. Ama bu adam iyi işte ya. Kötüye bir geçiş kapısı yok Neşet Ertaş’ın, böyle düşündüğüm ender insanlardan.

İzleyebildiniz mi Neşet Ertaş’ı? Sizin için “abdallık geleneği” ne ifade ediyor?

Deyiş sesleri evimizden hiç eksik olmazdı çocukluğumda. Ama Neşet Ertaş bu kısımda çok yer tutmuyor, çünkü babam doğudan çıkan alevi abdalları dinlemeyi tercih ederdi. Davut Sulari, Nesimi besteleri, Pir Sultan’a atfedilen deyişler, yine aşık ozan geleneğinin son temsilcilerinden Mahzuni… Hem çocukluğumda bilinçsizce dinlediğim hem de yetişkinliğimde tercihen dinlemeye devam ettiğim bir müzik biçimi abdal-aşık-ozan türküleri. Kıymet veriyorum, çünkü toprağın müziğidir abdalların müziği. Dolaşır, görür, yaşar, besteler, söyler. Bir toprağı üzerinde yaşayanlarla, yaşananlarla, yaşanmak istenenlerle öyle yalın anlatırlar ki, o toprağa nail olursun. Kırşehir bana bir şey ifade etmez ama Neşet Ertaş “kırşehir’in gülleri” deyiverince Kırşehir’i koklamış sayarım kendimi. Ozanın gücüdür bu. Neşet Ertaş’ı canlı olarak en son Kardeş Türküler’in 15. Yıl konserinde dinlemiştim. Onu canlı dinlemek hayranlık pekiştiren bir olay.

Bir şarkıcı “tanımıyorum” demişti de, epey konuşulmuştu. Tanımamak mümkün mü? Tanımayınca ne olur mesela?

Tanımamak mümkün tabii, yadırgamıyorum. İnsan Neşet Ertaş’ı değil başkalarını tanısın, müziği endüstriyel bir sektör sansın diye yüz küsur televizyon kanalı, onlarca gazete, çok sayıda radyo var zaten. Fanusta büyürsen tanımazsın. Neşet Ertaş bir dağ, eteklerinde yaşadığın dağın varlığından haberin yoksa gökyüzünü mavi tavan sanırsın. Tanımayanın kaybı.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>